(Turkish) Cahil Periler Masasında Bir Aile Kurmak
Updated: Jan 4, 2021
Aile dediğimiz şeyin neyi ne kadar kapsadığı tartışmalı bir mesele. Psikoloji ve sosyoloji alanında birçok bilim insanı bu konuda yüzlerce cümle yazabilir. Birçok ispat ve birçok da çürütme ardı arkası kesilmeyecek şekilde ilerleyebilir. Ancak hem bilimsel hem de kişisel görüşleri birleştiren bir şey var aileyle ilgili: Koşulsuz bağ! Bu ne demek? Elbette birinin herhangi bir koşula bağlı kalmaksızın bir diğerine bir şekilde bağlı olması olarak açıklanabilir. Bağ sözcüğünün kapsamına pek çok bağlanma biçimi girebilir: aşk, sevgi, arkadaşlık, saygı hatta maddi şeyler, para gibi… Aile kavramını içine alan koşulsuzluk ve bağlanma ilkeleri, sanat dünyasının da ilgisini çeken önemli bir mesele. Özellikle kurmaca metinlerin yer aldığı edebiyat, sinema, tiyatro gibi sanat dallarında ürünler veren sanatçıların odak noktası olmayı başarmış. Bu konuyu mesele haline getiren iki önemli bütünden bahsetmekte yarar var: Biri Türk-İtalyan yönetmen Ferzan Özpetek filmleri, diğeri ise Amerikalı yönetmenler Lana Wachowski ve Lilly Wachowski (Ünlü Matrix serisinin yaratıcıları), Alman yönetmen Tom Tykwer ve Avusturalyalı yönetmen James McTeigue’nin ortaklaşa yönettiği “Sense8” dizi-film serisi. Hem Özpetek’in filmlerinin ortak izleği hem de ortak yapımcı, yönetmen ve senarist ürünü olan dizi-filmin temeli bu koşulsuz bağ ilkesine dayanmaktadır, nam-ı diğer aile.
Peki, her iki sanat yapıtı dizgesinde bahsedilen koşulsuz bağ yani aile kavramı kapsamına nasıl bir tablo girmektedir? Bunun için önce toplumun aileden ne anladığına bakılmalıdır. Anadilin kabul ettiği resmi sözlükte aile “Evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu toplum içindeki en küçük birlik” olarak tanımlanmaktadır. Aynı sözlükte ‘aile’ başlığı altında beş içerik daha yer almaktadır ki onlar da şöyledir: “2. Aynı soydan gelen veya aralarında akrabalık ilişkileri bulunan kimselerin tümü.”, “3.Birlikte oturan hısım ve yakınların tümü.”, “4. hlk. Eş, karı.”, “5. Aynı gaye üzerinde anlaşan ve birlikte çalışan kimselerin bütünü.”, “6. Temel niteliği bir olan dil, hayvan veya bitki topluluğu, familya.” Her birisi değerlendirildiğinde toplumun aile bilincini destekleyen ilk açıklamanın yanı sıra ikinci açıklamanın da yer aldığı düşünülebilir. Diğer içerikler şaibeli. Özellikle beşinci açıklamaya bakıldığında tam da ‘koşulsuz bağ’ ifadesini kapsayacak bir içerikle karşı karşıya kalınmaktadır. Aynı amaç için bir arada bulunan ve anlaşan insanlar… Burada kan bağı yok. Belirli bir hukukla ya da akitle bir araya gelme de yok. Beşinci açıklamayla üçüncü açıklama birleştirilirse işte tam da ‘koşulsuz bağ’ı karşılayan bir sonuç elde edilebilir: Aynı amaç için bir araya gelmiş, birlikte yaşayan yakınların tümü. Böyle bir birliktelik için yani birkaç insanı aynı eve sokmasa bile bir şekilde aynı yaşamı paylaşamaya zorlayan şey koşulsuz bir bağın çekimi olmalıdır. İşte her iki sanat yapıtının meselelerinin temelinde bulunan şey, kan bağı olmadan birbirleri için fedakârlık yapan ve birbirlerini gören, duyan insanlar bütünü. Ferzan Özpetek, hemen hemen tüm filmlerinde birbirinden kan bağı ya da hukuki bağdan azade insanları bir şekilde birbirine bağlayarak büyük bir yemek sofrası etrafında toplar. “Sense8” dizisinde ise bilim kurgusal bir altyapıyla birbirine zihinsel bir biyolojiyle bağlı, dünyanın çok farklı yerlerinde yaşayan insanları duyusal bir telepatiklikle bir araya getirir.
“Sense8” dizi-filmi günümüz dünyasında ve dünyanın çeşitli yerlerinde ilerleyen bir kurguya sahip. Sekiz tane ana kahraman bulunmakta ve bu sekiz kişi birbiriyle bilişsel düzeyde birbirine bağlı. Bilimkurgu düzleminde insan yani ‘homo-sapiens’ dışında farklı bir türü ihtiva etmektedirler: ‘homo-sensoryum’. Homo-sensoryumlar birbirlerinin yaşantılarına istedikleri anda dâhil olabilirler. Birbirilerinin özelliklerini kullanarak farklı zihinsel deneyimler yaşarlar. Mesela biri Korece konuşabiliyorken bir diğeri bu dile dair hiçbir deneyimi olmasa da Korece bilenle kurulan duyusal bağ neticesinde Korece konuşup bu dili anlayabilir. Ancak yaşanan bilişsel deneyimler, fizik ve biyoloji kurallarından bağımsız değildir. Herhangi bir üyeye gelen fiziksel bir zarar/acı, diğerine de duyusal olarak iletilir. Sekiz kişiden oluşan bu topluluğa filmde ‘küme’ adı verilmektedir. Her küme kendi üyesiyle doğrudan bağlantılı olduğu gibi üyelerden biri ya da birkaçı farklı kümelerdeki homo-sensoryumlarla da ilişki kurabilir. Böylelikle adeta Google gibi bir iletişim ağı oluşmaktadır homo-sensoryumlar arasında. Kümenin kendi içinde daha sıkı bir bağı vardır ancak küme dışında da iletişim küme içindeki diğerlerinin bağı sayesinde sürmektedir.
Elbette ki akla gelen, bu farklı türün, insan, yani homo-sapiens arasında nasıl yaşadığı, birbirlerini nasıl fark ettikleri, homo-sensoryumların bu durumu nasıl ve ne şekilde kabullendiği gibi sorular dizinin süreci içinde yanıtını bulmakta. Özellikle aksiyon unsurunu beslemek için homo-sensoryumlara karşı olan ve onları avlamaya çalışan bir karşıt grup yer alır filmde. Ancak bunlar, incelemenin temelinde yatan koşulsuz bağ kavramının dışında kalmaktadır. Dizide İzlanda, Almanya, Kenya, Kore, Amerika, Hindistan, Meksika olmak üzere dünyanın dört bir yanından birbiriyle hiçbir kan bağı olmayan insanların birbirlerine ciddi bir koşulsuz bağ ile bağlandıkları anlatılır. Dizinin temelinde verilmek istenen toplumsal ya da cinsel kimlikler ne olursa olsun insanların birbirleriyle bir şekilde aile bağı kurabilecekleridir. Aile olmak için öncelik, kadın-erkek karşıtlığını barındırmak değildir. Aile olmak için belirli bir hukuki anlaşma yapmak zorunluluğu da yoktur. Dizi de her ne kadar bilim kurgu düzleminden okunan bazı gerçeküstü öğeler yer alsa da –ki filmde bunlar da kendi içinde son derece mantıklı verilmiştir- bugünün gerçekliğinde tüm bu ‘metafiction’ın bir anlamı vardır. İnsanoğlunun bir aile kurması için belirli kurallara ya da insanüstü bir özelliğe sahip olması gerekmez. Koşulsuz sevgi ve sorumluluk duyduğu her kişi, bireyin ailesidir, seçilen ailelerdir.
Bireyin kendi ailesini kendisi seçmesi, Ferzan Özpetek’in filmlerinde sıkça vurgulanır. “Sense8” dizisindeki gibi gerçeküstü bir kurmaca yoktur Özpetek’in filmlerinde. Çoğunlukla Türk veya İtalyan bireylerin yer aldığı, olağan aşk ve arkadaşlık ilişkilerinin çatışmaları, filmlerin merkezindedir. Özpetek, aile kavramını, bu çatışmaları üstlenen bireylerin yanında yer alan ötekiler üzerinden kurar. Çatışma öznesi veya nesnesi, kurmaca içinde yer alan doruk noktalarından bir bir geçerken yanında ailesi gibi hissettiği insanlar yer alır. İzleyici, karakterin kendi başının çaresine bakması ve kendi yalnızlığıyla olaylara çözüm üretmeye çalışmasında, kendisi gibi olanla nasıl yakınlık kurduğuna şahit olur. Bu da yaklaşımda ‘aile gibi’yi hissettirir. Her zaman odak figürün kendisi ve ötekiler vardır, ancak öteki olan, gerçek anlamda ötekinin durması gerektiği yerde durmaz, karakterin ve deneyimlerin getirdiği olay akışı gereği her zaman karakterin yanı başındadır. O zaman izleyici, ‘aile gibi’ düşüncesinden sıyırılarak bu aile olmayan ama aileden de yakın olan ötekileri benimser, karakterle özdeşleştirir. Bir bakıma karakterin kendisinin ‘seçtiği aile’siyle karşılaşır izleyici. Ve bu aile öyle cana yakın ve fedakârdır ki izleyiciye yalnızca bu koşulsuz olarak kurulan bağı takdir etmek kalır. Yönetmenin 2007 yılında çektiği ‘Saturno Contro’ filminde eşcinsel bir çift, toplumun kendilerini kabul etmelerini beklemeyip kendi dünyalarını, kendi ailelerini yaratırlar seçtiği kişilerle. Ve bu aile, çiftin en zor zamanlarında ya da en mutlu anında onların yanında olmaktan tereddüt etmez. “Mine Vaganti”de ise aile baskısından ötürü cinsel kimliğini bulmakta başarısız olmuş ve yine aynı baskıdan ötürü cinsel kimliğinin toplumun genelinden farklı oluşunu saklayan bir kardeşin öz ailesiyle olan çatışmaları ele alınır. Bu kimlik çatışmalarında kan bağının bulunduğu ve tercih edilmemiş, verilmiş aileye karşı mücadelede kardeşlerin seçtiği aileleri onların yanında olur. Toplumun genelinin ‘farklı’ olarak adlandırdığı bir konuma sürüklenen bireyler, seçtikleri ailelerin kendilerine desteğiyle, bu farklılığın baskısından sıyırılırlar. Ferzan Öztepek’in filmlerinden hareketle, toplumda ötekileştirilmiş insanın kendisinin seçimleri doğrultusunda bu koşulsuz bağı oluşturduğu fikrine varmak daha doğru olacaktır. Birey, seçilmiş ailesinden bu koşulsuzluk ilkesini yaşayamadığı için kendini seçme özgürlüğüne odaklamış ve koşulsuz seveceği, sayılacağı ve sevip sayacağı bireyleri bulup bir ‘küme’ oluşturmaya gitmiştir.
Koşulsuz bir bağlılık kurmak, süreçle ilgili olduğu kadar denk gelmeyle de ilgili. İnsanın kendi öz benliğine ve özellikle süreğen yaşantısına uygun insanlarla bir araya gelebilmesinde, öncelikle geçmişten getirilen deneyimlerin bugüne yansıması yardımcı olur. Kişi tecrübeleriyle anını ve geleceğini kurar. Bu, geçmişe saplanmak ve onu her an bir yük gibi taşımak demek değildir elbet. Ondan alınacakları alıp bugünde ve gelecekte kullanmaktır. Bu kurguda birey kendine eşlik edecek insanları da seçer. İşte bu seçimler ‘o aile’yi oluşturur. Kendi ruhuna, yaşam tercihlerine uyan ya da kendini bir diğerininkine koşulsuz bir bağlılık kurarak uyduracak insanları seçmek, o insanlarla aile oluşturmak… Sanat da ne büyük bir cevherdir ki ailenin sadece kan bağıyla oluşmayacağını kendi dilini kullanarak sunar onu izleyenlere. Bireyin, tıpkı “Sense8” dizisinde olduğu gibi sadece duyusal olarak bağlandığı insanlarla bağının öyle kuvvetli olacağını hatta acılara, hazlara ortak olabileceğini anlatır sanat. Ya da Ferzan Özpetek’in, toplumun ‘öteki’ olarak değerlendirdiği kişilerin kendi dünyalarını kurarken ne kadar özgür ve özgün olabileceğini hissettirir.
Ceyda Demircioğlu




Comments