Kur Savaşları Nereye Gidiyor?
Güncelleme tarihi: 21 May 2021
2008 yılında başlayan küresel krizden beri tüketiciyi ve yatırımcıyı borçlandırıp,
harcamaları arttırmaya çalışan bir sürü merkez bankası, faiz oranlarını 0 seviyesine kadar
çekip tahvil satarak piyasaya bol miktarda para sağladı. Bu hamleyle ekonomik
canlanmayı hedefleyen merkez bankalarının bir diğer amacı da kendi para birimlerinin
değerini düşürerek ihracatta avantaj elde etmekti. Ancak 2012’nin Aralık ayında göreve
gelen Japonya başbakanı Shinzo Abe’nin ülkede senelerdir etkili olan deflasyondan
kurtulmak için Japon Yeni’nin değerinin sürekli olarak düşürülmesini bir devlet politikası
haline getirmesi, bütün dünyayı etkileyecek olan kur savaşının başlangıcı oldu.
Shinzo Abe’nin başbakan olduğu son 4 ayda Japon Yeni, ABD Doları karşısında
%15’e yakın değer kaybetti. Ocak ayında ise başbakanın devlet tahvillerinin sınırsız
sayıda alınabileceğini açıklaması, gittikçe şiddetlenebilecek ve diğer ülkeleri de içine
alabilecek bir kur savaşı endişesini güçlendirdi.
Ülkelerin para birimlerinin değerini düşük tutarak ticarette avantaj elde etme
çabaları nasıl yeni değilse, “kur savaşı” terimi son aylarda ortaya çıkmış bir terim değil.
Terim, 2010 yılının Eylül ayında Brezilya Maliye Bakanı Guido Mantega tarafından,
FED’in parasal genişleme stratejisi nedeniyle son iki yıl içinde Brezilya Reali’nin ABD
Doları karşısında %50 değer kazanması sonucu kullanıldı. Bu durum Brezilya’nın
ihracatına ağır darbe vurdu. Çin’in ise uzun zamandır para birimini baskı altında alarak
yuanı zayıf tuttuğu biliniyor. Buna rağmen 8 Mart’ta Çin Ulusal Halk Meclisi’nde
konuşan Çin Ticaret Bakanı Chen Deming, gelişmiş ülkelerin yaygın para birimleri
üzerinde uygulamakta oldukları devalüasyonun, Çin gibi gelişmekte olan ülke
ekonomilerine fazlasıyla zarar vereceğini açıklamaktan geri durmadı. Chen, kur
savaşlarının Çin’in ihracatını azaltacağını ve doğal kaynak fiyatlarını arttırarak
ihtiyacının büyük bölümünü ithal eden Çin ekonomisi üzerinde baskı oluşturacağını
savundu. 17 Mart’ta ise Çin Ulusal Halk Meclisi Finansal ve Ekonomik İşler Komitesi
başkan yardımcısı Wu Xiaoling ise, Çin’in herhangi bir kur savaşlarına dahil
olmayacağını belirtti.
G20 ülkelerinin maliye bakanlarının 16-17 Şubat 2013’de Moskova’da yaptıkları
toplantının da ana gündem maddesi kur savaşlarıydı. Ticaret Bakanı Chen, G20
ülkelerinin kendi para birimlerinin değerini düşürerek ticarette avantaj sağlama yoluna
gitmemeleri üzerinde varılan anlaşmaya sadık kalınmasını istedi. 3 trilyon dolarla
dünyanın en büyük döviz rezervine sahip Çin’in bu endişesi, rezervlerinin değer
kaybetme korkusundan da kaynaklanıyor.
FED’in bu yarıştaki pozisyonu ise diğer ülkelerin merkez bankalarından çok
farklı. FED’in dünyada şu anda herkes tarafından kabul edilen (hard currency) tek para
birimi olan ABD Doları’nın kontrol sahibi olması, FED’e mal ve servis üretmeden sadece
para satarak para kazanmanın yolunu açıyor. Bu durum ABD’nin hiçbir ücret ödemeden,
diğer ülkelerin merkez bankası rezervlerinde ve diğer ülkelerdeki kişisel banka
hesaplarında tutulan ABD Doları miktarı kadar mal ve hizmet satın aldığı anlamına
geliyor. ABD Doları’nın en yakın rakibi Euro’ya karşı bile olan ezici üstünlüğü, FED’in
parasal genişleme konusunda elini güçlendiriyor ve karşılıksız para basmasına olanak
sağlıyor. Amerika’nın bu durumdaki tehlikesi ise değeri düşmüş ABD Doları sonucu
Çin’in devamlı Amerikan varlıkları satın alarak Amerikan ekonomisi üzerinde her geçen
gün daha fazla etkili olması.
Rusya Merkez Bankası Bank Rossii’nin Başkan Yardımcısı Alexei Ulyukayev, 17
Nisan’da yaptığı bir açıklamada, Japonya’nın para politikasını eleştirerek rekabetçiliğini
korumak isteyen diğer ülkelerin de parasal genişlemeye gitmesi sonucu küresel bir kur
savaşı çıkabileceği uyarısını yaptı. Rusya’nın dünyanın en büyük dördüncü döviz
rezervlerine sahip ülke olması endişelerini açıklıyor gibi görünüyor. Nitekim kur
savaşları sonucunda, aynen Çin’in korktuğu gibi, Rus rezervlerinin değerinin de büyük
ölçüde değer kaybetme riski var.
Avrupa ise şu anda kur savaşlarına tamamen karşı bir duruş sergiliyor. Avrupa
Merkez Bankası zaten Euro’nun değerini arttırmaya ya da azaltmaya şimdiye kadar her
zaman şüpheyle baktı. Fransa Maliye Bakanı Pierre Moscovici’nin “herhangi bir kur
savaşına girmeme konusunda birleştik” açıklaması ve Angela Merkel’in Davos’taki
konuşmasında Japon hükümetine yaptığı eleştiriler bu durumu gözler önüne seriyor. Bazı
Avrupa bankalarının ise 3 yıl vadeli yıllık yüzde 1 faizle aldıkları borçları erken ödeme
istekleri, piyasalar tarafından bankaların finansal dengeyi sağlamaya başladıklarının bir
göstergesi olarak algılanıyor ve Euro’nun, kur savaşlarından bağımsız olarak değer
kazanmasına neden oluyor.
Gelecekte kur savaşlarının kazananının kim olacağını bilmenin şu anda imkanı
yok. Ancak ülkelerin para birimleri üzerindeki manipülasyonları rekabet edilebilirliğin
kaybolmasına neden oluyor. Diğer ülkelerin para birimlerini baskı altına almamalarını
isteyen bazı ülkeler, iş kendilerine gelince kendi para birimlerini manipüle etmekten
çekinmiyor. Teker teker ülke ekonomilerine yarar getiriyor gibi gözüken para birimi
devalüasyonunun gelecekte dünya ekonomisini kimsenin kazanamayacağı bir yarışa
itmesi de çok uzak bir ihtimal gibi gözükmüyor.
Ömer Alaettinoğlu




Yorumlar