top of page

Yaşamak ve Hayatta Kalmak

10 May 2021
2 dakikada okunur

Yaşamak için dünyaya gelen insan tam metropol insanı dediğimiz türdendir. Alışveriş merkezlerinde "bu elbise hiç olmadı bana, şu kravatın rengi bu ceketle uymuyor” gibisinden sözlerle zamanını harcayıp cilt bakımıyla elli yaşına yaklaşan cildini nasıl yirmi yaşında tutacağıyla ilgili endişelenir bu insanlar. Ya da biraz daha entelektüel, biraz daha kendini geliştirmeye yönelikse saatlerini bir kitapçıda harcar. Öyle ya da böyle güzellik peşindedir bu insan. Nasıl bir güzellik çok umurunda değildir, sadece güzellik olsun yeter. Çünkü başını koyacak bir çatısı, karnını doyuracak bir işi, kendine yetecek kadar kıyafeti vardır. Hayatta kalma unsurlarının yanına rahatlıkla artı işareti koyduktan sonra güzellik aramaya başlar. O zaman kalori saymaya, günde 10.000 adım yürümeye, cildini gençleştirme çabalarına başlar. Oysa farkında değildir ki bu tip güzellik aslında kapitalizm dediğimiz ekonomiyi döndüren adi sistemin bir oyunudur. Bu insanlardan bazılarıysa kendi içinde güzelliği bulmak, belki de yaratmak için meditasyona başlarlar. Sorulduğunda da iç güzelliklerini keşfettiklerini söylerler. İşte yine bir güzellik arayışı… Bütün bunlara rağmen basit bir soruya cevap veremezler… Onlara “Peki ölür müsünüz hayatınızda bir şey de güzel olamasa?” diye sorulduğunda kimilerinin deyişiyle boş bir şekilde, far görmüş tavşan gibi bakarlar. İdrak edemezler bu soruyu bir türlü. Oysa hayatta kalan insanlar öyle mi? Onların hayata bakışı o kadar farklıdır ki…


Hayatta kalan insanlar… Bu insanlar yaşayan insanların ayrıcalıklarının yarısına bile sahip değildir. Başlarını sokacak bir çatıyı zar zor bulmuş, kiralarını geç ödeyebilen, her gün yemek bulma derdine düşen insanlardır bunlar… Evet belki hepsi bu kadar kötü durumda değildir ama çoğunluk böyledir işte. Belki evlerine haciz gelmiştir, belki gerçekten çok hastalanıp tedavi olamıyorlardır ancak onlar bir şekilde bir yerden güzel bir şeyler bulup ortaya çıkarırlar. Hem onları mutlu etmek için çok fazla şey gerekmediğinden hem de kötünün ne demek olduğunu birinci sınıf bir şekilde deneyimlemek zorunda kaldıklarından. Daha önce de bahsettiğim gibi bu insanlar sadece hayatta kalmaya çalışıyorlar. Çünkü artık daha fazlasını yapacak güzleri yok. Tek amaçları günleri geçirebilmek, haftaları ayları atlatıp, en sonunda bir yılı devirebilmek. Durum böyle olunca farkındalıkları artmış, etraflarına bakış açıları değişmiş tabii… Artık her gün doğan güneşin, her güne uyanabiliyor olmanın, yürüyebiliyor, duyabiliyor, görebiliyor olmanın bile güzelliğini keşfederler. Sırf hayatta oldukları için güzel olduklarını görürler. Bir düşünün; bir kadın, hastane yatağında yatıyor, otuzlu yaşlarında, önünde yaklaşık bir senesi var yaşayacağı çünkü kanser hastası, bir de iki yaşında minik bir oğlu var. İşte o minik oğlan o anda onun dünyası, onun güzelliği… Bu kadın da hayatta kalan bir insan ve o artık bir arayışta değil çünkü sadece gözünün önündekini görebilmek için gözlerini açmış. Hayatta kalan insan da böyledir işte, farkındadır, hayatın güzelliğinin, neşesinin, umudunun…


Peki ya yaşayan insan, hep bu kadar sığ görüşlü kalmak zorunda mıdır? Hayatta kalan insan hiç mi yaşayamaz? Böyle sorular insanın kafasında döner durur… Bir süre düşündükten sonra bu sorulara şöyle bir cevap getirilebilir: yaşayan insanlar hayatın gerçeklerine uyanır, gözlerini boyayan o boyayı silerlerse o zaman hayatta kalanların farkındalıklarını paylaşabilecek, ne kadar çok şey için minnettar olabileceklerini görebilirler, hayatta kalanlar da hayatlarını en dolu şekilde nasıl yaşayabileceklerini görebilirler. Bunu yapmanın tek yolu ise mutlu olmanın anahtarını bulmaktır. Bu anahtar herkes için farklı yerdedir… Kimisi için sabah erkenden kalkıp yapmaya anca vakit bulabildiği kahve keyfinde, kimisi sahilde okuduğu kitapta, kimisi içinse akşam eve geldiğinde bulduğu huzurdadır bu mutluluk… Artık, tek yapmak gereken, o mutluluk kaynağını bulup yüceltmektir…


Ekin Toker



 
 
 

Yorumlar


bottom of page