top of page

(Turkish) Kur Savaşları Nereye Gidiyor?

Nov 14, 2020
3 min read

Updated: Jan 9, 2021


2008 yılında başlayan küresel krizden beri tüketiciyi ve yatırımcıyı borçlandırıp,

harcamaları arttırmaya çalışan bir sürü merkez bankası, faiz oranlarını 0 seviyesine kadar

çekip tahvil satarak piyasaya bol miktarda para sağladı. Bu hamleyle ekonomik

canlanmayı hedefleyen merkez bankalarının bir diğer amacı da kendi para birimlerinin

değerini düşürerek ihracatta avantaj elde etmekti. Ancak 2012’nin Aralık ayında göreve

gelen Japonya başbakanı Shinzo Abe’nin ülkede senelerdir etkili olan deflasyondan

kurtulmak için Japon Yeni’nin değerinin sürekli olarak düşürülmesini bir devlet politikası

haline getirmesi, bütün dünyayı etkileyecek olan kur savaşının başlangıcı oldu.

Shinzo Abe’nin başbakan olduğu son 4 ayda Japon Yeni, ABD Doları karşısında

%15’e yakın değer kaybetti. Ocak ayında ise başbakanın devlet tahvillerinin sınırsız

sayıda alınabileceğini açıklaması, gittikçe şiddetlenebilecek ve diğer ülkeleri de içine

alabilecek bir kur savaşı endişesini güçlendirdi.


Ülkelerin para birimlerinin değerini düşük tutarak ticarette avantaj elde etme

çabaları nasıl yeni değilse, “kur savaşı” terimi son aylarda ortaya çıkmış bir terim değil.

Terim, 2010 yılının Eylül ayında Brezilya Maliye Bakanı Guido Mantega tarafından,

FED’in parasal genişleme stratejisi nedeniyle son iki yıl içinde Brezilya Reali’nin ABD

Doları karşısında %50 değer kazanması sonucu kullanıldı. Bu durum Brezilya’nın

ihracatına ağır darbe vurdu. Çin’in ise uzun zamandır para birimini baskı altında alarak

yuanı zayıf tuttuğu biliniyor. Buna rağmen 8 Mart’ta Çin Ulusal Halk Meclisi’nde

konuşan Çin Ticaret Bakanı Chen Deming, gelişmiş ülkelerin yaygın para birimleri

üzerinde uygulamakta oldukları devalüasyonun, Çin gibi gelişmekte olan ülke

ekonomilerine fazlasıyla zarar vereceğini açıklamaktan geri durmadı. Chen, kur

savaşlarının Çin’in ihracatını azaltacağını ve doğal kaynak fiyatlarını arttırarak

ihtiyacının büyük bölümünü ithal eden Çin ekonomisi üzerinde baskı oluşturacağını

savundu. 17 Mart’ta ise Çin Ulusal Halk Meclisi Finansal ve Ekonomik İşler Komitesi

başkan yardımcısı Wu Xiaoling ise, Çin’in herhangi bir kur savaşlarına dahil

olmayacağını belirtti.


G20 ülkelerinin maliye bakanlarının 16-17 Şubat 2013’de Moskova’da yaptıkları

toplantının da ana gündem maddesi kur savaşlarıydı. Ticaret Bakanı Chen, G20

ülkelerinin kendi para birimlerinin değerini düşürerek ticarette avantaj sağlama yoluna

gitmemeleri üzerinde varılan anlaşmaya sadık kalınmasını istedi. 3 trilyon dolarla

dünyanın en büyük döviz rezervine sahip Çin’in bu endişesi, rezervlerinin değer

kaybetme korkusundan da kaynaklanıyor.


FED’in bu yarıştaki pozisyonu ise diğer ülkelerin merkez bankalarından çok

farklı. FED’in dünyada şu anda herkes tarafından kabul edilen (hard currency) tek para

birimi olan ABD Doları’nın kontrol sahibi olması, FED’e mal ve servis üretmeden sadece

para satarak para kazanmanın yolunu açıyor. Bu durum ABD’nin hiçbir ücret ödemeden,

diğer ülkelerin merkez bankası rezervlerinde ve diğer ülkelerdeki kişisel banka

hesaplarında tutulan ABD Doları miktarı kadar mal ve hizmet satın aldığı anlamına

geliyor. ABD Doları’nın en yakın rakibi Euro’ya karşı bile olan ezici üstünlüğü, FED’in

parasal genişleme konusunda elini güçlendiriyor ve karşılıksız para basmasına olanak

sağlıyor. Amerika’nın bu durumdaki tehlikesi ise değeri düşmüş ABD Doları sonucu

Çin’in devamlı Amerikan varlıkları satın alarak Amerikan ekonomisi üzerinde her geçen

gün daha fazla etkili olması.


Rusya Merkez Bankası Bank Rossii’nin Başkan Yardımcısı Alexei Ulyukayev, 17

Nisan’da yaptığı bir açıklamada, Japonya’nın para politikasını eleştirerek rekabetçiliğini

korumak isteyen diğer ülkelerin de parasal genişlemeye gitmesi sonucu küresel bir kur

savaşı çıkabileceği uyarısını yaptı. Rusya’nın dünyanın en büyük dördüncü döviz

rezervlerine sahip ülke olması endişelerini açıklıyor gibi görünüyor. Nitekim kur

savaşları sonucunda, aynen Çin’in korktuğu gibi, Rus rezervlerinin değerinin de büyük

ölçüde değer kaybetme riski var.


Avrupa ise şu anda kur savaşlarına tamamen karşı bir duruş sergiliyor. Avrupa

Merkez Bankası zaten Euro’nun değerini arttırmaya ya da azaltmaya şimdiye kadar her

zaman şüpheyle baktı. Fransa Maliye Bakanı Pierre Moscovici’nin “herhangi bir kur

savaşına girmeme konusunda birleştik” açıklaması ve Angela Merkel’in Davos’taki

konuşmasında Japon hükümetine yaptığı eleştiriler bu durumu gözler önüne seriyor. Bazı

Avrupa bankalarının ise 3 yıl vadeli yıllık yüzde 1 faizle aldıkları borçları erken ödeme

istekleri, piyasalar tarafından bankaların finansal dengeyi sağlamaya başladıklarının bir

göstergesi olarak algılanıyor ve Euro’nun, kur savaşlarından bağımsız olarak değer

kazanmasına neden oluyor.


Gelecekte kur savaşlarının kazananının kim olacağını bilmenin şu anda imkanı

yok. Ancak ülkelerin para birimleri üzerindeki manipülasyonları rekabet edilebilirliğin

kaybolmasına neden oluyor. Diğer ülkelerin para birimlerini baskı altına almamalarını

isteyen bazı ülkeler, iş kendilerine gelince kendi para birimlerini manipüle etmekten

çekinmiyor. Teker teker ülke ekonomilerine yarar getiriyor gibi gözüken para birimi

devalüasyonunun gelecekte dünya ekonomisini kimsenin kazanamayacağı bir yarışa

itmesi de çok uzak bir ihtimal gibi gözükmüyor.


Ömer Alaettinoğlu



Comments


bottom of page